19 Kasım 2009 Perşembe

günün blogu

ben olmuşum bloxooda, ben bulamadım nerde yazıyor ama tebrik etmişler insanlar beni:))

bu derece ihmal edilmiş bir blogun gene de günün blogu seçilmesi güzel bişi tabii:))

01 Kasım 2009 Pazar

-mış gibi

sanırım birçok kişinin hayatında böyle bir insan var.

sevgisi tuhaf. sevgiyle kıskançlık arasında bir yerde.

severmiş gibi yapmak da değil yaptığı başka türlü seviyor, severken zarar veriyor.

nasıl demeli, hem sevip hem nefret etmek gibi. tuhaf.

düşmandan beter onun varlığı. rahatsız edici, ürkütücü bir yanı var. sevgisiyle çelişik halleri. sevgi diye iddia ettiği şey aslında olmak isteyip olamadığı, almak isteyip alamadığı mı?

düşman, rakip ne dersen de, hayatında yoksa böyle biri bilemezsin. matah bir insan olduğumdan ya da kendimi öyle sandığımdan değil. bi bok olmadığımı biliyorum ben bilmesine de ona anlatamıyorum.

ama bugün çok net anladım. ben yokum. soğuk savaş halleri benim becerebileceğim şey değil. ama "bu" şey de benim dostluk-arkadaşlık anlayışım kapsamında hiç değil.

artık -mış gibi yapmaya çalışırım sadece...

27 Ekim 2009 Salı

Barışın Savaşçı Yorumu

"Ben de oradaydım. Gelen Barış Grubu’nu karşılamak için Habur sınır kapısında.
Sabah Mardin’den yola çıktığımızda havanın çok sıcak olacağı belliydi. Güzün kokusu bile ulaşmamış henüz o topraklara.
Adını katliamla duyurmuş olan Bilge köyü, Diyarbakır yolunda kalmıştı. Biz, Silopi’ye gidiyorduk. Önce 12 yaşındaki Uğur’un, terörist diye ayağında terlikleriyle kurşuna dizildiği Kızıltepe’den geçtik.
Mardin’den Habur’a kadar kanla, acıyla, oralarda yaşamayanların tahmin bile edemeyeceği zulümle kirletilmiş topraklardan geçecektik. Nusaybin, Cizre, Şırnak...
Oysa güneşin altında o topraklar sanki bambaşka bir dünyanın ışığıyla parlıyordu. Yanımızdan sevinçli bir telaş içinde arabalar geçiyordu.
Nusaybin’e kadar durdurulmadık bile. Askerler kontrol noktalarında yavaşladığımızda bize usulca selam verip devam etmemizi söylüyorlardı. Genel olarak kimliğimizi, nereden nereye neden gittiğimizi soran jandarma da bayram havasına uymuştu.
Daha sonra, Silopi’ye yaklaştıkça sıklaşan durdurmalarda da son derece kibar polisler ve askerler tarafından kalabalık trafik konusunda uyarıldık. Hepsinin yüzü gülüyordu. İlk olarak o topraklarda kendimi suçlu hissetmedim. Başıma gelebileceklerden korkmadım.
İlk olarak ne ben zanlıydım ne de asker-polis bana düşman.
Barışın olabilirliğini galiba hayatımda ilk kez bu denli büyük bir inançla o yolda giderken hissettim.
Nice derin cinayetin, nice bok yedirmeli zulmün küçük merkezi Cizre’den de geçtik bayram havasında. Silopi’ye geldiğimizde pankartlar onurlu barışı kutluyor, halkı barış grubunu karşılamaya çağırıyordu.
Silopi’nin büyük otelinde buluştuğumuzda Ahmet Türk’ün konuşmasını kaçırmıştık. Ama otelin lobisinde Türk, her zamanki sükûneti ve efendiliğiyle etrafındakilere bu işin zor olacağından yakınıyordu. Ankara’dan gerginlik haberleri gelmeye başlamıştı bile. Lobideki televizyonda Fatih Çekirge’nin Türk’ün konuşmasını yorumlaması yayımlanıyordu.
Çekirge, bu konuşmadan büyük rahatsızlık duymuş, hassasiyeti incinmişti. Saygıdeğer gazetecinin engin hassasiyetini ilk Star gazetesi çığırtkanlığından iyi hatırlarız.
Çekirge, bütün namlı akil adamlar gibi bizi olabilecek kötü olaylar konusunda uyarıyordu. Bu uyarının ne anlama geldiğini bu topraklarda yaşayıp da bilmeyen yoktur kanısındayım. Basın erkânının kışkırtıcılık pratiğinde, ‘bakın böyle giderse çok kötü şu bu olaylar olur’ diye haykırmak, o olayları daha olmadan meşrulaştırmak, onlara zemin hazırlamak misyonu yüklenir. Taktik, kısacası. İnsanları provokatör ilan edip kimi beyaz berelileri onlara karşı linçe ayaklandırmak da bu taktiklerden biridir.
Neyse, o andan itibaren hiçbir barış adımının tepkisiz ve provokasyonsuz karşılanmayacağını hatırlamış bir vatandaş olarak ağzımın tadı kaçmıştı tabii. Halkın toplandığı, Habur kapısına yakın toz toprak içindeki alana varana kadar.
Orada on binlerce insan, bayramlıklarını giymiş, heyecan içinde bekliyordu.
Bir platformun üstünde şarkılar söylendi, kimi DTP milletvekilleri konuştu. Hasip Kaplan, bir ara sınır kapısına doğru hareketlenen kalabalığı uyarıyordu. Bu kutlu günün bir demokrasi sınavı olduğunu, Kürt halkının taşkınlıklardan sakınıp bu sınavı başarıyla vermesinin çok önemli olduğunu vurguluyordu. Halk, vekillerine kulak veriyordu.
O koskoca meydanda kimsenin coşkusu düşmanlıkla parlatılmamış, kimsenin sesi öfkeyle çatlamamıştı. Orada en güzel giysilerini giyip barışı kutlamaya gelmiş bir kalabalık vardı.
Onurlu barıştan dem vuruyorlardı.
Barışın, bir tarafın burnunu sürterek tesis edilmiş haline barış denemez zaten. Gerilimli bir ateşkes denir ancak.
Sonraki günler milli hassasiyeti incinmiş, ille de AKP devrilsin isteyen zevat, savaş borazanlarını ellerine aldı. Zaten hiç bırakmamışlardı.
Onlara kalırsa Mahmur’dan gelen mülteci Kürtlerle Kandil’den gelen PKK’lıların karşılanış biçimi kışkırtıcıydı. AKP sayesinde terör kazanmış, teröristler zafer ilan etmişti.
Çocuğundan yaşlısına, kadınından erkeğine yüz binlerce insan onlara kalırsa teröristti.
Ya da teröristler tarafından kandırılmış.
Oysa onlarca yıldır göremedikleri çocuklarını karşılamaya, onları hasretle kucaklamaya gelmişlerdi. Barışın sevinci yansıyordu her hallerine. Biji Aşiti diye haykırıyorlardı.
Ama elbette Baykal ve Bahçeli’den hiçbir farkı olmayan kimi kanaat önderleri onca şehit vermiş Türk halkının bu gösterilerden incineceğini, delirip ortalığı duman edebileceğini haykırmaktan kaçınacak değil ya. Bu zevatın çoğu gazeteci olduğuna göre, onlardan beklenen küçücük bir araştırma, sözgelimi Şırnak’ın kaç şehit cenazesi karşıladığı olabilirdi.
Çeşitle kanallara çıkıp hukuktan dem vuran akademisyenlere ne demeli? Bu yuvaya dönüşte savcıların sınır kapısına gönderilmesini, dönenlerin pişmanlık yemini etmeden serbest bırakılmasını hukuka aykırı bulup hazmedemeyen uygar liberal demokrat akil adamlara?
Hukuk konusunda gösterdikleri bu hassasiyeti on yıllardır o topraklarda devletin deriniyle sığıyla uygulamış olduğu vahşet karşısında elbette dile getirmemişlerdi.
Bu savaş kışkırtıcısı milli hassasiyet tacirleri karşısında durmadan aynı şeyleri yazmak, onların oyunlarını aşikâr etmek zorundayız.
Barışın mümkün olduğu hissedilmeye başladığında, ikbaline savaşın getirileri üstünden kavuşmuş olan kan tacirlerinde müthiş bir huzursuzluk baş gösterir. Kendinden menkul soylu ve milli düsturlar adına karşısına aldığı insanların köylerini yakmış, ırzlarına geçmiş, onları aç bırakmış, işkencelerde telef etmiş, bok yedirmiş, adını küfre dilini yasağa yazmış, onları ısrarla savaşa zorlamış, bütün bunları yaparken stratejisini emanet ettiği çetelerini aklamış, çetebaşlarını bir bir bağrına basmıştır. Ama yenişememiştir. Ya insanlar gerçekten barış burcuna geçiverirse? Ya barış kendi koşullarını diretecek bir güç edinirse? Ya günün birinde bütün savaşçı katiller insanlığa hesap vermek zorunda kalırsa?
Şimdi bir soluklanıp soruverelim. Kürt halkı Mahmur v Kandil’den gelenleri karşılarken nasıl bir yanlış yaptı ki Avrupa’dan geleceklerin gelişi ertelendi?
Sopaları alıp vilayete mi yürüdüler? Kalaşnikoflarını sırtlanıp savaş yemini mi ettiler? Kürdistan devletinin kuruluşunu mu ilan ettiler? Hayır. Yıllardır görmedikleri kardeşlerini barışın öncüsü görüp coşkuyla kucakladılar.
Tekrarlayalım: Barış, ancak barışarak gerçekleştirilebilir.
Bir zamanlar savaşıp silahını bırakmış Kürt ile onu bağrına basan koca bir halkı yenilmiş, burnu sürtülmüş, boynu bükük, pişman görmek isteyenler, biliyoruz, barış adına atılan her adıma köstek olup her girişimi baltalayacaklar.
Onlardan ve temsilcilerinden, harçlığını fazla tutmuş oldukları çocuklarından yakınır gibi şımarıklıkla suçlayacaklar. Bu gelişimi şimdiye dek gayet iyi idare etmiş olan hükümeti de korkutacaklar elbet.
Genelkurmay’ın da katkılarıyla bu bayramı ‘kabul edilemez’ ilan edecekler.
On yıllardır kabul edip hazmedebildikleri bütünüyle kaydımızdadır. O halkın da.
Savaşla parçalanmış hayatları onarmak; yakılmış köyleri, ormanları, hayatları yeniden yaşar hale getirmektir barış ülküsünün menzili. Evet, öncelikle güçlü olanın tövbesini şart koşar.
Pişmanlık, vicdani bir meseledir. Varoluşa şart koşulamaz. İnsanları tövbeye zorlayarak, birbirlerini ihbara kışkırtarak barış tesis edilemez. Onları bu onursuz koşullar altında “kazandırdığın” toplum ne barış ne de hayat üretebilir. Zor olan, yaşadığına pişman edilmiş insanları yeniden hayata kazandırmaktır."

*YILDIRIM TÜRKER 26.10.2009 - RADİKAL LİNK

11 Ekim 2009 Pazar

...

aşk geldiği zaman anlıyorum.
emin değilsem aşık da değilim.
o zaman kasmaya mahal yok. olacaksa oluyor, olmayacaksa olmuyor.
zorlamak saçma bir çaba

09 Ekim 2009 Cuma

yalnız benim için bak

"evlenilecek erkekler" listem kapsamında daha önce paylaşmış mıydım bilmiyorum, eğer 2. kez paylaşıyorsam da demek ki en çok onunla evlenmek istiyorum demektir:P

kardeşim ve yakın arkadaşlarım bilirler ona olan aşkımın büyüklüğünü. vakti zamanında yayınlanan dizisini tek bölüm kaçırmadan romantik aşık bakışları ile tvye kitlenerek izlemişimdir. neyse çok uzattım. timuçiğğnnn sana burdan sesleniyorum, bak bi dolu adam var listede ama 1. tercihim sensin. gel bana he de, mutlu mesut takılalım bi yastıkta kocayalım. bak ahanda buraya yazdım sen evet dersen gözümün ucuyla bile bi başka eril yaratığa (bak erkek bile demiyom) bakarsam gözüm çıksın.

seeenndeeeğğğnnn çoğğğcuğuum olsuğğğnnnnnn istiyoğğğrummmm...




magazindeki olayın aslını öğrenmek isteyenler için, şurdan

02 Ekim 2009 Cuma

şansımı deniyorum:)

bu tarz şeylerde çok şanssızımdır. şimdiye kadar bunun dışında bir çekilişe katılmıştım, olmadı:)) maksat eğlence. hersheylerin bu postundaki hediyeleri görünce dayanamadım ve şansımı denemeye karar verdim:))) internetten çekilişle bir şeyler kazanmak deyince aklıma hep zoitsa geliyor, umarım 8 ekime kadar bu postu görür ve katılır:)))

bol şans dileyin bakalım bana:D:D

30 Eylül 2009 Çarşamba

çok aşığın var diyorlar






çok aşığın var diyorlar yalan de yeter bana bir sevda sözü fısılda hazırım inanmaya gönül hırsızı diyorlar inkar et yeter bana gözlerinde cevaba korkuyorum bakmaya geceler uzun ve yalnız yoksun sabaha kadar düşümde bile günahkarsın bunu kim hayra yorar ardımdan deli diyorlar belki de yalan değil yanımda bile uzaksın nasıl dayansın bu gönül çok ahlar aldı diyorlar inkar et yeter bana gözlerindeki cevaba korkuyorum bakmaya geceler uzun ve yalnız yoksun sabaha kadar düşümde bile günahkarsın bunu kim hayra yorar ardımdan deli diyorlar belki de yalan değil yanımda bile uzaksın nasıl dayansın bu gönül yanımda bile uzaksın nasıl dayansın bu gönül

(sözlerini ellerimle yazdım)

her an aşık olabilirmişim gibi, yeni yetme genç kızlar gibi

vicdanınıza bir sorun bakalım

taraf gazetesinde ahmet altan'ın bugünkü yazısı. tıklayıp bakmaya üşenenler için link yanında yazının tamamını aşağıya da kopyalıyorum.

ülke bölünüyor diye yırtınanlara en güzel cevaptır, anlayabilirlerse...


"KÜÇÜK KIZ
Birkaç evlik ıssız bir köy.

Dağların yamacına kurulmuş.

Yukarılarda, köyü tepeden gören bir askerî birlik var.

Köy daha önce boşaltılmış sonradan köylülerin geri dönmesine izin verilmiş.

Hayatın ve ümidin uzağında yaşayan birkaç aile bulunuyor köyde.

Bu köyde, başka ülkelerin başka şehirlerinde yaşayan kendi yaşıtlarına göre çok büyük zorluklar içinde bir ömür süren Ceylan, küçük bir kız.

Bir keresinde götürüp fotoğrafını çektirmişler.

Herhalde ilk çekilen resimlerinde gözleri kapalı çıkmış ki biri onu uyarmış, “gözlerini açık tut” diye.

O da gözlerini kocaman açmış.

Resmi öyle çıkmış.

Ceylan, on dört yaşlarında.

Önceki gün hayvanlara yaprak toplamak için köyün biraz ilerisindeki koruluğa gitmiş.

Bir patlama sesi duyulmuş.

“Yukarıdan” gelen bir havan mermisi ya da roketle paramparça olmuş Ceylan.

Elleri ve dizleri kalmış geriye.

Bedeninin parçaları ağaçlara dağılmış.

Köyün muhtarı herkese haber vermiş.

Kimse gelmemiş, kimse ilgilenmemiş.

Sonra bizim gazeteyi aramış.

Olanları anlatmış.

Birileri gelip de bir soruşturma yapsın diye beklemiş köylüler.

Doktorun, savcının geleceğini sanıyorlarmış.

“Can güvenliği” nedeniyle gelemeyeceğini bildirmiş savcı.

Kendi yerine, eline bir kamera tutuşturduğu imamı göndermiş, imam kızın ve vurulduğu yerin resimlerini çekmiş.

Ceylan’dan geriye ne kaldıysa toplayıp bir battaniyeye koymuşlar, dokuz kilometre ötedeki bir başka askerî karakola götürmüşler.

Bir doktor, karakolun bahçesinde “otopsi” yapmış, kızın “bedeninde” şarapnel taneleri bulmuş.

Resmî bir rapor tutmuşlar, Ceylan’ı gömmüşler.

Bir daha kimse ilgilenmemiş.

Ne askeriyeden bir açıklama, ne bir soruşturma, ne bir özür.

“Başınız sağolsun” diye köye gelen biri bile çıkmamış.

Ölen bir köylü kızı.

İşi “büyütmeye” ne gerek var?

Oradaki insanların ölmesi kimin umurunda?

Bizim gazete yazmasa Ceylan’la kim ilgilenir?

Bizim gazete yazsa Ceylan’la kim ilgilenir, onu da bilmiyorum ya.

Küçük bir köylü kızını askerî birlikten atılan bir mermiyle vurup ortadan kayboluyor devlet.

Bunun hesabını kim soracak?

Bizim muhalefet partileri, “Kürt açılımı gerçekleşirse, demokrasi ve eşitlik gelirse Türkiye bölünür” diyorlar.

Kürt açılımı olmadığında Kürt çocuklarını, kuş avlar gibi rahatça vurup öldürürsün ve “Türkiye yekpare kalır” öyle mi?

Böyle mi sanıyorsunuz?

Ceylan vurulalı 48 saat oldu, kimseden ses çıkmadı.

Bu ülke çoktan bölünmüş.

Siyasetçileri, gazetecileri, televizyoncuları çoktan bölmüşler ülkeyi.

Ceylan, zengin bir şehrin, zengin bir semtinde yaşayan zengin bir Türk ailesinin kızı olsaydı ve “havan topu ya da roketle vurulsaydı” bu ülke bu kadar sessiz mi kalırdı?

Vicdan dediğiniz o tuhaf şey böyle durumlarda ortaya çıkıyor işte.

Vicdanın varsa, öldürülenin kim olduğuna, ne olduğuna bakmıyorsun.

O vicdan, o ölüm karşısında sızlıyor ve sen ayağa kalkıyorsun.

Siz, siyasi kararlar ülkeyi bölecek diye korkmayın, ülke “vicdanından” bölünüyor önce.

“Vatanım, vatanım” diye bağıran o Baykallar, o Bahçeliler, küçük bir kızın ölümü karşısında “benim insanım,” diye bağırmadığında bu ülke bölünür.

Başbakan, ıssız bir köydeki küçük kızın hesabını sormadığında bu ülke bölünür.

Medya, bu kızın ölümünün peşine düşmediğinde bu ülke bölünür.

Bu ülkeyi böyle bölüyorlar.

Benim umurumda bile değil ülke bölünür mü bölünmez mi...

Bu ülkenin vicdanı var mı yok mu, benim umurumda olan bu.


Ceylan’ı öldürüp böyle sustuktan sonra ülke “bütün” kalsa ne olur, bölünse ne olur?

Küçük bir kızın bu kadar rahatlıkla öldürüldüğü bir ülkenin “bütünlüğünden” ne yarar çıkar?

Issız bir köyde yaprak toplayan küçük bir kızı vurup öldürdüler.

Herkes sustu.

Ceylan’ın ölümü, eğer içinizde bir yere değmiyor ve sizin canınızı acıtmıyorsa, sizin vicdanınız Ceylan’dan çok önce ölmüş demektir.

“Birlik, bütünlük ve vicdansızlık” içinde yaşarız.

Belki de “bütünlük” dedikleri bu ortak vicdansızlıktır."

22 Eylül 2009 Salı

cheongsam

bazen duruyorum ve aslında hiç de tanımadığım ya da tam anlamıyla tanımadığım demeli birileriyle en yakınlarım dediklerimden daha çok şey paylaştığımı görüyorum. yakınlık kavramının hayatımdaki yeri mi sarsılmaya başladı ne? ya da ben gerçek hayattan o kadar korkar oldum ki yalnızlığımdan ancak bu şekilde kaçabiliyorum.

çok sıkılıyorum çoğu zaman, alışverişe bile tek başıma çıkıyorum. kendi kendimi eğlemeye alışmaya çalışıyorum. mağazalardaki kızların fikirlerine güvenmek zorundayım bi de kendime. bugün aldığım cheongsam* konusunda da tanımadığım 2 kadına güvendim, bakalım ne olacak. (*aslen çine özgü vücudu saran, dik yakalı ve kısa kollu kadı elbisesi. merak edenler şuna baksın) bu elbisenin adının cheongsam olduğunu nerden öğrendiğimi merak edenler de tom robbins amcamızın villa meçhulünü alıp okusunlar. elbiseyi görür görmez kitabı anımsadım. ve tabi Lisa Ko'yu. neyse konu bu değildi. konu da yoktu ya gerçi.

bazen antalyada yaşadığım için lanet ediyorum. alt tarafı bi kitap arıyorum ama uğradığım d&r da diil de cehennemin dibindekinde oluyor ve ancak 3 güne getirtebiliyorlar ordan da. merak edenler için antalyada orjinal kitap alabileceğiniz tek yer d&r ve ben o düzensizlikte kitap bakmaktan nefret ediyorum. idefiksten al sen de demeyin hemen, kitapları koklayıp, elleyip sayfalarını karıştırıp almaya alışmışım onca sene, olmuyor. ticarethane gibi işletilen kitapçılar açmıyor beni, milan kundera dediğimde yüzüme aval aval bakan bi satıcı içimi sıkıyor. imge'de öyle miydi. orda çalışanlarla kitaplar üzerine sohbet filan ederdim ben. gerçi yeni yeni orayı da ticarileştirdiler cafe ayağına.

sonu olmasın bunun da sıkıldım...



işte benim cheongsam da budur:))

10 Eylül 2009 Perşembe

haddini bilmeyen erkekler topluluğu


gerekirse bundan olurum da gene size varmam heheheheh




bugün gelen bir telefon üzerine yaptığım bir erkekler boktur temalı tespitime daha hoş gelmiş bulunuyorsunuz.

evet tespitin başlığı haddini bilmeyen erkekler topluluğu ki yüzde vermek gerekirse 100 erkekten 90'ının haddini bilmediği kanaatindeyim.

birkaç kez yazmışımdır kendini bilmek, haddini bilmek meziyettir diye burada. ve bu meziyet de pek az insana nasip olur. erkek kadın olarak oranlamak gerekirse bu oran erkeklerde daha da düşüktür. çünkü cem yılmaz beyfendinin de dediği gibi bu toplumda erkekler hayata egosal açıdan 1-0 önde başlatılırlar. bunun müsebbibi de birincil anlamda anneleri sonra da babalarıdır. her şey oğlum aç bakalım, amcana göster çükünü meselesiyle başlar. o zamanlardan yerleşir erkeğin beynine çüküyle var olmak, olur olmaz yere çükünü açmak. sıkıyosa bi erkeğe bamya de, ötmeyen kuşlardan bahset. anasını katletsen bu kadar kızmaz.

neyse gene konudan sapıyorum. ne diyorduk, hmm, hatırladım, haddini, kendini bilmeyen erkekler topluluğu. işte ben bunlardan 2 tanesiyle aynı gün içersinde yani bugün muhattap olmak zorunda kaldım. bi tanesi birkaç kez görüştüğüm görünüşte masum (tam burda görüntü adamı oyar deyişi aklımıza gelsin) bir şahıstı. birkaç kez görüşmeden sonra malum şahsı hayatımdan siktir etmiştim bundan az bi zaman önce. ne işi varsa adliyede karşılaştık, görmezden geldim o da sesini çıkarmadı. aaa çocuk haddini bilmiş diyeceksiniz, onunkisi haddini bilmek değil sanırım başka bir şeydi. zira siktir etme hadisesinden sonra yeterince hadsizlik etmişliği vardı. (anlatmaya değmez)

asıl bomba olan geçen pazar günü arkadaşımda kahvaltıda tanıştığım, arkadaşımın uzaktan kuzeni olduğu bildirilen 39 yaşındaki amcaydı. amca diyorum zira yaş itibariyle amcam sayılır. (hehhhehhe 20-21 filan gösteriyorum ne var yani)bu beyfendiyle mecburiyetten bi kahve içmek zorunda kalıp 2 saat esir alındım pazar günü. zoraki gülümsemelere, oflayıp puflamalara, saate bakmalara pek aldırış etmedi kendileri. insanlar avukat olduğunu duyar duymaz kart istiyorlar, avukatlık işleri olsun olmasın. bu şahsiyet de aynen böyle yaptı, ben iyiniyetli eşşek de yanıma almamışım diyemedim. desem ne fark ederdi sanki, böyle diyince utanmadan telefon numarası istiyorlar. verdik biz kartı, eve geldik. eve gelince içimde bi rahatsızlık hissi kartın üzerinde yazan numaramı seçtiğim numaralar dışında çağrıya kapattım. aynı gün ses çıkmayınca da rahatladım bi de bak bak kendi hüsnükuruntummuş diyip kendime kızdım. oysaki donanımlı öküz bikaç gün beklermiş aramak için. bugün adliyede işlerimi halletmişim, patronun aramasını bekliyorum sigara içtiğimiz odada. normalde kısıktır telefonlarımın sesi hep ama telefon bekliyoruz ya açmış bulunduk. telefon birden acı acı çalmaya başladı. insan birini ilk defa arıyorsa usul erkan gereği, hele bir de arada pek fazla samimiyet yoksa önce kendini tanıtır. ama konuşma şöyle:

zıırrrrrzıırrr
-alo
-meraba avukata ihtiyacım vardı da acilen boşanmam lazım
---->içses:ulan hangi öküz işletmeye kalkıo gene, fatih mi(ilk bahsettiğim eleman) yüzsüzlük ediyo ki ben gene de kibarlığı elden bırakmayayım
-pardon kimsiniz
-tuğba hanımın telefonu diil mi? tuğba hanım acilen boşanmam gerek
-(yaa sabır) kimsiniz çıkaramadım
-İ... ben tuğba hanım nasılsınız
--->(pezevenk boşanman için önce evlenmen gerek dicem olmicak töbe töbeeee)
-iyiyim siz nasılsınız
-büroyu aradım kimse cevap vermiyor
---> (ulan densizliğe bak, ayı sana ne bizim büroda kimsenin olmamasından)
-hmm evet adliyedeyim, işlerim var (ses tonu zaten soğuk iyice soğuklaştırdım burda)
-meşgulseniz ben tutmayayım
--->(siktir git)
-hmm evet meşgulüm iyi günler ve çatttttt telefon kapatılır. ama kan beynime sıçramıştır bi kere.

bayansan, hayatında biri olduğunu belli eden bi işaretin yoksa (yüzük vs), aa bi de modernsen biraz, iyi bi işin statün varsa bu her yola gelirsin mi demek. ulan hayvanlar, hatta hayvanoğlu hayvanlar bu dayanaksız egolarınızın esiri olacağınıza az biraz başka işlerle uğraşsaydınız adam olurdunuz be. kadınlara hiç mi saygınız yok sizin, illa bi yüzükle başkasına ait olduğu düşüncesine kapılmanız mı engelleyecek sizi. illa başka bi erkeğe mi saygı duyacaksınız. hiç mi kibar olmayalım biz? sen önce yaşına, başına baksan azcık düşünsen sana benden hiçbir halt olmayacağını anlarsın ya ah o çük meselesi yok mu, her şey dönüp dolaşıp onda düğümleniyor.

üniversite 3te de buna benzer bi olay gelmişti başıma. hasta ruhlu azeri bi çocuk vardı bizim dönemde. adını anımsayamıyorum, önemli de değil zaten. bu gerizekalı bana sarmıştı. bi de yüzsüzdü ki sorma anacım. kapıdan kovsan bacadan gelecek mübarek. tersledim olmadı kaçtım olmadı ama gerizekalı yine de orda burda tuğba da benden hoşlanıyor diye atmış tutmuş. azerilerden nefret etmemin, tiksinmemin yegane sebebi kendisidir. haddini bilmezliğin bir numaralı örneğidir.

bu yazımı da demincek götümden uyduruverdiğim bir özlü sözümle bitiriyorum:

"nerde götü boklu ucube var beni kendine layık görür"

06 Eylül 2009 Pazar

hayatını KUR!

---unutmamak için blog yazıyorum ya ben, insan neyi anımsamak ister? ben karmaşalı, bunalımlı zamanlarımı anısaak istiyorum. büyüme sürecimin detayları saklı olsun istiyorum. ilerde bir gün bakacak ve ne salakmışım diyecek olsam da hayatıma ve şuan hissettiklerime dair yazmak. vazgeçtim unutmamak için değil anımsamak için yazıyorum.---

bu aralar dilime pelesenk ettiğim bir şey var: "hayatını kurmak" peki ya nasıl kurulur bir hayat? aklımda buna dair sadece belli fikirler var. bir evin olur kendine ait(ait derken mülk anlamında değil tabi ki), bir araban olur belki, bir de sevgili, sonra mütemadiyen görüşülen arkadaşlar. benim için hayatını kurmak bir şehre kök salmaktır.

ya ben kurdum mu hayatımı yoksa her an valizimi toplayıp da gidiverecekmiş gibi mi hissediyorum kendimi. olabildiğince tutunmadan toprağa. uzak bir yerlerin özlemiyle çantamı alıp çıkıp gidiverecekiş gibi.

uzak hayallerim var.

şimdilik hayatımı kurmuyorum burda. kök salmıyorum. kendime ait bir ev edinmiyorum-gerçi param da yetmez ya- bir sevgilim olsun istemiyorum, aşkı hep başka bir yerde arıyorum, arkadaşlar diyince hala uzaktakiler geliyor aklıma, burdan kimseyi özlemek istemiyorum, kimse de beni özlesin istemiyorum vs vs...

ama korkuyorum. eğer diğer işe kabul edilirsem bunların hepsi teker teker gerçek olacak. önce kendime ait bir ev edineceğim, sonra bir araba belki, sevgili ve diğerleri. hayatımı o zaman kurmuş olacağım. içim ikiye bölünmüş gibi, bir yanım parasal açıdan o işi istiyor öte yanım o işin kök salmak demek olacağını biliyor ve korkuyor. başkası olsa acaba kabul edilecek miyim diye meraktan ve heyecandan çıldırır bense kendimi çoğu zaman o işin olmayacağına inanıyor ve belki de olmasın diye dua ediyorum.

ama geri dönsem ne bekler beni ya da bambaşka bir yere kaçsam? hayatını kurmak demek bir yandan da geçmişten kopmak uzaklaşmak demek değil midir?

çoğu zaman sihirli bir değnek bekliyorum, bir sabah uyanacağım ve o sabah her şey değişmiş olacak sanki peri masalındaymışçasına. ve masal sonsuza dek mutlu yaşadılar diye bitecek.

happily ever after!!!

01 Eylül 2009 Salı

yazın bitişi

nereye baksam nereye dönsem yalnızlıkla ilgili bir şey çıkıyor karşıma. bir ney çalıyor beyhude diye. kimseleri kaldırmıyor içim. işteyken eve gitsem diyorum evdeyken sıkılıyorum. kendim çıkıyorum dışarı, o da olmuyor.

tatil sonrası hissiyat desem koskoca 1 hafta geçti üzerinden. ara ara hissederdim yalnızlığı ama bu defa çok oldu. özlemekle mi geçecek her yeni gün hem de neyi özlediğini bilmeden.

böyle dönemleri inadına dolu dolu geçirirdim ben. ilacı gibiydi bu. içindeki yalnızlık seni ne kadar sıkıyorsa sen o derece kalabalık ol. herbi yanında insanlar konuşsun ki kendi sesini duymaya vaktin olmasın. abuk subuk düşüncelerin ve hayallerin seni sıkıştırmayı beceremesin. haftasonu 3 hatun takıldık 3ümüz de birbirinden marazlı. birinin sevgilisi olmadığını söyleyen ama canı isteyince de gelip onda kalan bi aşkı (uyumuyorlardır sadece sizce de öyle değil mi), öbürünün depresyona mı neye girdiği belli olmayan o nedenle nişan atan bir aşkı buna ek olarak gönül eylediği bir aşkı ve benim de ol-a-mayan bir aşkım var. şimdi gerçekçi olmak lazım aralarında en vasat benim halim. bildiğin yalnız, sapına kadar hem de. o kadar vasat ki aklında cismini hiç bilmediği biri var. hahhahha neyse ki sadece uzak bi hayalden ibaret bu kez.

ne diyordum, birbirimizin yanında yalnızlıklarımızı daha çok hissettik biz galiba. kız kıza bara gidip üçümüzün birden soliste yavşaması bile bunun göstergesi. gecenin sonuna kalmadık, kalsak da bişi değişmezdi yakışıklı solistin mini etekli sarışın bi çıtırdaydı gözleri. ellerimiz boş döndük eve ben de yalnızlığıma sarıldım, kötü rüyalar gördüm. kötü rüyalar görmeye alıştım.

sonunu bağlayamadım...

27 Ağustos 2009 Perşembe

düsturum budur

"Bir vatandaş olarak benim neyi tartışıp neyi tartışmayacağıma ne asker, ne muhalefet ne de iktidar karar verebilir."*

*Nabi Yağcı - 27.08.2009 tarihli taraf gazetesinden.

yazının tamamını okumak isteyenler için : burdan

25 Ağustos 2009 Salı

sıkıldım yahu

ey cumhuriyet elden gidiyorcular, ey fanatik laikçiler, ey benden olmayanı yok edelimciler, ey din merkezli bi parti yapıyorsa kötüdürcüler (ya da kısaca bekir coşkuncular), ey ülkem satılsın ama bölünmesinciler, ey her şeye muhalifler sıkıldım sizden çok sıkıldım.

ramazanda içerim kimseyi de takmam, ama orucunu tutan insana da saygım büyüktür. ama sizin, içki içmeye hoşgörü bekleyip orucunu tutan azcık dindar bi insana hoşgörünüz yoksa kendiniz için hoşgörü beklemeye hakkınız yok. demokrasiden, aydınlıktan ve hatta özgürlükten dem vurup ama hepimiz bu bayrak altındaysak aynı etnik kökendeniz demeye hiç mi hiç hakkınız yok. bunu diyen faişstlere daha çok saygı duyuyorum zira onlar kendileriyle çelişmiyorlar, onların demokrasiden dem vurdukları yok zaten adı üstünde: onlar faşistler.

insan önce kendini düzeltmeli sonra başkasına bakmalı.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

siz de bu ülkede barış istemez misiniz?

haktan ve hakikatten yanayım demiş yazının sahibi, buyrun burdan.

okunası yazılar diye bir kısım var yan tarafta, olur ya belki dikkatten kaçmıştır diye post içinde veriyorum yazının linkini çünkü sırf yazıdan ibaret değil okunası olma durumu blogun kendisi başlı başına okunası. ELCHATTABİB